CiddiGazete- CHP Hatay Milletvekili Suzan Şahin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın seçimlerin 14 Mayıs tarihine alındığını açıkladığı basın toplantısında, kendisine yönelik sarf ettiği, “Ana muhalefetin bazı temsilcilerinin garip garip konuşmalarını dinliyorum. Bizim bölgeye ne zaman gittiğimizden haberleri yok. İkinci gün deprem bölgesine ulaştım. Bir turu böyle tamamladıktan sonra ardından Devlet Bey ile buraları dolaşmaya başladık. Sayın Destici ile de dolaştık. Biz yaralıyız, dertliyiz; hanımefendi konuşuyor. Hatay milletvekiliymiş... Biz Cumhurbaşkanı olarak 11 ilde aynı hassasiyetle çalışmalarımızı sürdürdük” sözlerine cevap verdi.

'BEN TÜRKİYE'NİN VEKİLİYİM'

CHP’li Şahin, Twitter hesabından yaptığı açıklamada şunları kaydetti:

“Ben Türkiye’nin vekiliyim. İskenderun’da depreme yakalandığım için ilk günler oradaydım. Nefes veren milletin sesi olup, milletin meclisinde yaşadıklarımızı anlattım.

Gelmediniz demiyorum, “tedbir almadınız, kurtarma yapmadınız, üç gün arama kurtarma ekipleri gelmedi, geldiğinde de malzeme eksikti, insanları ölüme terk ettiniz” diyorum!

'İNCİNEN İNCİNSİN!'

Günlerce uğranmayan göçükler oldu, hala da var. Şimdi de “33. gündeyiz barınma sorununu hala çözmediniz” diyorum. Bir kez daha çağrımızı yineleyip halkımızın eksiklerinin giderilmesini istiyorum.

Deprem bölgelerinde yaşayanlar biliyor neyin ne olduğunu. Cumhurbaşkanının sözlerini halkımın vicdanına bırakıyorum. İncinen incinsin! Bunlarla uğraşacak zamanım yok. Kim doğru kim yanlış takdir halkımızındır..”

SUZAN ŞAHİN'İN TBMM'DEKİ KONUŞMASI

CHP Hatay Milletvekili Suzan Şahin, 8 Mart'ta, cinsiyet perspektifinde afetlerde kadınların sorunlarının araştırılması amacıyla verilen Meclis araştırması önergesinin görüşmesi sırasında yaptığı konuşmada şunları söylemişti:

“Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sizlere selam getirdim Hatay’dan. Sadece Hatay’dan da değil, deprem bölgelerinde olan 10 ilin selamını da ayrıca getirdim. Kahramanmaraş merkezli depremlerden sonra yaşananlar, büyük hatalar silsilesi ve derin bir yapısal işlevsizlik sonucu canları yanan vatandaşlarımızdan selam getirdim, hem de çokça sitem. Çığlıklarına ses olmaya çalışacağım bugün.

Depremlerin yaşandığı her anda İskenderun'daydım, 3 büyük depremi de evimde yaşadım. İlk depremde evimin sağındaki ve solundaki o ünlü Eda ve Sahil Apartmanları çöktü. Sabahın ilk ışıklarında ailelerinden önce deprem enkazında ben vardım. Komşularımdı, seslerini duyuyor ve tanıyordum; Fırat “Yardım eden yok mu?” diye bağırıyordu, Erdinç “Buradayım.” diyordu. Koştum, ne yapabilirim? Elimdeki bir leğenle atacağım birkaç tozla olmayacaktı bu iş. Nereye? Kaymakamlığa. Üç sıra su basmıştı, dizlerime kadar suyla gittim Kaymakam Bey’in yanına. Evet, Emniyet Müdürümüz, AK PARTİ’li milletvekili arkadaşımız, diğerleri oradaydı ama birdenbire bir telefon geldi; yeğenim “Te…“ dedi, kaldı. Kaymakamlığın biraz ilerisinde evi var, gittim, ev böyle olmuş, böyle. Evi çöktü kız kardeşimin, 1 yeğenimi kaybettim. Güzel kardeşlerim, bu felakette gene gittim Kaymakamın yanına. Gittiğim her göçükte hilti, arama kurtarma ekibi, ışık, asker, polis, ne istersen; bir el gücü istiyorlardı ama yoktu. İkinci günün akşamına kadar hiç kimse gelmedi. 35 arama kurtarma ekibi gecenin 23.00’ünde -orada bekledim- geldi ama elinde alet edevat yoktu. Makas, hilti, ışık neden yok diye sorduk “Havaalanında aldılar.” dedi, “Niye?” dedim, arkadan yollayacaklarmış. Yahu, ben uzman değilim, bu işin uzmanı, liyakatli yöneticisi değilim ama aklım almıyor. Arama kurtarma ekibinin alet edevatı neden sonra gelir, ne yapacak orada? Üçüncü gününe kadar yaprak kımıldamadı, bütün herkesin seslerini duyduk, “Can kurtarın.” diye bağırdılar. Hani, böyle deprem sahnelerinde görürüz, göçüklere çıkar arama kurtarma ekipleri “Beni duyan var mı?” diye bağırır ya, göçük altındakiler bağırdı “Beni duyan yok mu?” diye; yoktu!

Bakın, arkadaşlar, bunların sorumlusu kim? Biz sadece göçük altında kalmadık; evlerimiz yıkılmadı, yuvalarımız yıkıldı, dağıldık, her bir taraftayız. Kimileri toprak altında, kimileri uzuv kaybıyla anasız babasız yeni bir hayata başlayacak, ne yapacaklarını bilmiyorlar, sahipsizler, kimileri de gurbet ellerde. Dönecek bir memleketleri yok, tuzla buz her taraf.

Biz bir deprem bölgesinde yaşıyoruz. Evet, deprem bir felaket, afet, her yerde oluyor ama arkadaşlar, bizim bütün savaşlarımızı hesaplayın o kadar can kaybı yoktur, savaşlarda bu kadarını kaybetmiyoruz. Hele Hatay, 10 ilin toplamından daha fazla can verdik. Buradan arkadaşım sayıyor “Falan yere şu kadar kurtarma, falan yere…” İskenderun’u saydın mı? Ha! Saydın mı? İskenderun’a gelmedi. 400 göçük, 2 bin apartman yıkıldı. 35 kişi arama kurtarma ekibine soruyorum “Nasıl çalışmalısın?” “Biz ekip çalışırız.” diyor. 77, 100 olsun; 100 göçüğe gittiniz, 300’ünde kimse yok. Sekiz gün gelmedi, birçok göçüğe uğramadılar. Sebep? Sebep? Hani biz uzaya gidiyorduk, hani Avrupa bizi kıskanıyordu, hani! Neredeydiniz? “AFAD neredeydi, Kızılay neredeydi, asker neredeydi?” deyince kızıyorsunuz.

Ben askerime canımı veririm, asker benim kırmızı çizgim ama o askeri oraya yığmayan iradeye söylüyorum.”

Suzan Şahin, AKP’li vekillerin sataşmaları üzerine sözlerini şöyle sürdürdü:

“Konuşma! Konuşma! Konuşma! Beni... Bugüne kadar utanmadınız, tedbir almadınız, anlamadınız. Dinleyeceksiniz! Dinleyeceksiniz! Dinleyeceksiniz! Dinleyeceksin! Dinleyeceksin!

Bakın, arkadaşlar, lütfen en azından buna saygı gösterin, acımı anlatayım, lütfen.

Güzel kardeşlerim, bu işin 3 türlü aşaması var: Depremlerden kaçınmak, can kaybı olmasın diye önce tedbir alacağız.

Bu deprem oldu, o zaman kurtaracağız. Kurtarabildiklerimizi kurtardık, geride kalanları koruyacağız. Biz ne yaptık, biz ne yaptık? Şunlar nedir arkadaşlar, nedir bunlar? Kaç kere burada araştırma önergeleri verildi, kaç kere deprem için tedbirler sıralandı, tespitler yapıldı. Biz ne yaptık, biz ne yaptık? Kentsel dönüşümleri rantsal dönüşümlere çevirdik, burada imar afları için el kaldırdık. Biz ne yaptık? Kurumlarımıza bir sözüm yok. Şu kadarcık küçücüktüm, Kızılaya yardım olsun diye -buraya Kızılayı takar- kumbarayla para toplardım. Ben madalyalı bir kan bağışçısıyım ama şimdi, kanımı verirsem satar mı diye düşünüyorum. Ne hâle getirdiniz o güvendiğimiz kurumları? Çadır satıyor, yiyecek, giyecek satıyor; utanın, utanın, bir tanesi de istifa etmiyor, bir tanesi de.

Kızılayın bütçesini Yeşilayın otuzda 1’ine indirdiniz. Eskiden askerler arama kurtarma eğitimleri alırdı, işaretlenirdi, babamın aracı işaretliydi, deprem oldu mu seferberlik olacak ama bugün ne oldu biliyor musunuz? O vatansever, hayırsever bütün insanlar hakikaten araçlarını yığdılar ama Karayollarının parkında bekletildi. AFAD’a gittim, ya, arkadaş, bu göçükten şu aracı istiyorlar. “Ya, Vekilim, araç var ama yönetecek arama kurtarma yok.” Niye yok? Arama kurtarma var ama elinde alet edevatı yok. Niye yok? Arkadaş, böyle bir liyakatsizlik, böyle bir sorumsuzluk, böyle bir beceriksizlik görmedim. Göçükle aracı, AFAD’la göçüğü, göçükle araç edevatı buluşturamayan yeteneksiz, basiretsiz, sorumsuz bir AFAD yönetimi. AFAD başımıza afet oldu.

AFAD başımıza afet oldu, dünyanın en büyük afeti; kurumsal demiyorum, asıl olan o kurumlarda değil suç, o sitem ettiğimiz kurumların konumunda değil suç, onun içini boşaltanlarda, oraya liyakatsiz insanlar koyanlarda, o liyakatsiz insanların emir talimat almadan yetkilerini kullanamamasında. AFAD’ın inanılmaz yetkileri var ama kullandı mı? Kullanmadı. Niye? Talimat mı bekledi acaba? Bakın, arkadaşlar, buradan birileri diyor ki, bir arkadaşım: “Yol kapalıydı, gelemedik.” Yakını olanlar yetişti on iki saatte, altı saatte; belediyelerimiz yetişti. Buradan o gün bir tek silgisini gönderen, suyunu gönderen, her türlü yardım için yollara düşen, o karanlığımızda bize kutup yıldızı olan her bir insanın ayaklarından öpüyorum.

Onların ayaklarından öpüyorum. Biz dayanışırız, evet yeniden ayağa kalkarız. Ama bu konuda en sonda şunu söyleyeceğim: Hatay’a zamanında gelmediniz, Hatay’ı ölüme terk ettiniz, Hatay’a kefen bile vermediniz, 40’lı 40’lı kıyafetleriyle battaniyelere, bazıları da sarılı olmayan bacaklarıyla gömüldüler, bazıları gömülemedi bile, uzun günler sıra beklediler. Hataylılara ilk gün bir bardak su dahi vermediniz; insanları enkaz altında, yakınları enkaz altında, başlarında kederleriyle bıraktınız; ailemiz, yakınlarımız, sevdiklerimiz gitti. Siz gönüllü gelenlere AFAD yeleği giydirdiniz, siz gönüllü gelenlere asker kıyafeti giydirdiniz. Onları korumak mıydı maksadınız, acziyetinizi kapatmak mı?

İlk günden bu yana olduğu gibi önce dayanışmayla bu zor günleri elbette aşacağız.

Hiç kimse bundan asla umutsuzluğa kapılmasın, biz bu zor günleri aşacağız. Ruhumuz yok; biz Hatay'ın ruhunu, göç edenlerin bu yaşadıklarını kalıcı Hatay yaparak yeniden inşa ederiz evelallah.

Oradaki kadınlarımızdan da bahsetmek istiyorum. Her zaman omuzlarına bindirdiğiniz yük yine kadınlarımızda. Onlara cinsiyet ayrımcılığı düşünülmemiş, onlar için özel alanlar yok, kilitli kapılar yok, tuvaletler yok; hamilelerin, çocukluların emzirme alanları yok ve hâlâ çevresi korunaklı çadır kentlerimiz yok. Giden kız çocuklarımız tacize, ahlaksızlığa maruz kalıyor. Tuvalet yok, duş yok. Biliyor musunuz ben dokuz gün sonra Erikli suyla saçımı yıkarken aynada yüzüme tükürdüm. Yüzüme tükürüyorum, ben utanıyorum. Siz utanıyor musunuz? Siz utanıyor musunuz?

Şimdi, sıra neye geldi?

Şimdi, benim bir teklifim var. “Kader, kader” diyoruz, hiçbiri kader değil, kader değil, müteahhitler de tek başına suçlu değil; yapı denetim kurumları suçlu, ruhsat veren belediyeler suçlu, denetim yapmayan Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı suçlu. Suçluların silsilesi büyük. Bu yasaları çıkaran, bu Mecliste imar aflarını çıkaran Meclisteki bütün milletvekilleri suçlu. Suçlu arıyorsak hepsini bir arayalım. Bunun yanında, bu kadınların üzerine yüklenen “kader” sözünü kabul etmiyorum. Bir yasa teklifi vereceğim, kadınların adı bundan sonra “keder” olsun, soy isimleri de çoktan seçmeli; liyakatsiz, sorumsuz, işsiz, yoksul, eşitliksiz, ne derseniz o olsun. Kadınların çektiği yeter artık; çocuklarına okul derdi, kıyafet derdi, yıkama derdi, temizlik derdi, her şey onların üzerinde.

Sınıfta kaldılar, sınıfta kaldılar; kalkın ayağa, okuldan atın bu iktidarı!”