İşgal altındaki 'Yeni Türkiye!'

Değerli dostlar;

Şimdi sizi uzuuuuun bir yolculuğa çıkaracağım…

Tabii haliyle yazı da biraz uzun olacak…

Bazı şeyleri gözler önüne sermek, gördüklerimi, şahit olduklarımı, mutsuz insanları, Türkiye’yi ve de İstanbul’u adeta işgal eden Suriyeliler’i yazmak da kısa olmazdı ki!..

Hani; Cumhur'un Reisi demişti ya bundan 5 - 6 yıl önce, "Artık eski Türkiye yok, Yeni Türkiye var..." diye…

Hani ben de demiştim ya geçen hafta, Yahya Kemal Beyatlı’dan esinlenerek “Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul” diye…

Hani; belki hatırlayanınız vardır, 2014'te de aramış bulamamıştım ya Cumhur'un Reisi'nin Yeni Türkiye'sini…

Acaba şimdi bulabilir miyim diye tekrar düştüm yollara…

İşe Esenyurt’tan başladım…

İstanbul’un en kalabalık ilçesi Esenyurt’tan…

Öncelik hastanelerde...

Hani; bir zamanlar başbakanlık makamı ve başbakan vardı, diyordu ya; “Hastanelere artık kız bakılmaya gidiliyor” diye!..

Bırakın kız bakmayı, insanlar ayakta duracak yer bulamıyor…

Esenyurt Devlet Hastanesi’nde günün hangi saatinde gidersen git zaten Suriyelilerden sana sıra gelmiyor…

Biliyorum ki, bütün devlet hastaneleri aynı...

Özel hastanelere gittim, gripsen bile MR istiyorlar, gerisini siz düşünün…

İnsanlar mutsuz, insanlar kızgın, birisine bir şey desen kavga çıkacak, al başına bela…

Alış veriş merkezlerine gittim...

Her metrekaresine 5 kişi düşüyor...

Mağazalar tıka basa dolu, restoranlarda boş masa göremezsiniz!..

Kasaya dikkatimi çevirdim;

Nakit yok, cüzdanlarda sıra sıra kredi kartları...

Şöyle bir sokakları gezeyim dedim...

Lahmacuncu tıkış tıkış...

Çiğ köfteci tıkış tıkış...

Tavuk dönercide kuyruk...

Etrafıma bakındım, insan kalitesi düşmüş...

Biraz daha yoksul, biraz daha çökmüş...

Devam ettim, sokağın sonuna doğru...

Kağıt toplayanlar, plastik toplayanlar...

60-65 yaşlarında bir hanım teyze, karşı manavdan atılan sebze ve meyvelerin içinden yenilebilir olanları seçiyor...

Yeni Türkiye'yi görmek istiyordum...

Yola devam ettim...

Bir köşede 12-18 yaş arası çocuklar ellerinde poşetler ile bir şeyler çekiyor...

Kafa buluyorlar sanırım bali koklayarak...

Biraz ilerde ise kızlı erkekli kendinden geçmiş, yerlerde sürünen gençler...

Almışlar uyuşturucuyu, gelene geçene sataşıyorlar...

Sıvıştım oradan…

Ertesi gün tarihi yarımada yolunu tuttum…

Fatih’in fethettiği İstanbul’a...

Beni cezbeden, her karışında, her taşında tarih kokan İstanbul’a…

Belki orada bulabilirdim Yeni Türkiye’yi…

Minibüs, otobüs, metrobüs veeee tramvay yolculuğunun ardından Beyazıt’tayım…

Toplu taşıma yolculuğunu anlatmama gerek var mı?..

Sanırım hepiniz bindiniz… Tıkış tıkış, itiş kakış veeee koltuk altlarından fışkıran ağır ter kokusu...

Beyazıt, Ortadoğulu’dan geçilmiyor…

Dükkanlarının yüzünü Arapça yazı ile donatan esnaf bile artık Türkçe konuşmuyor...

Arapça birinci dil olmuş tarihi yarımadada…

Çemberlitaş’tan Nuruosmaniye Camii’ne geldim…

Öğlen namazı saati…

Camiye girdim, manzara aşağıda fotoğrafladığım gibi…

Adamlar uzanmış yatıyorlar, horultuları camiyi inletiyor…

Kim bunlar?..

Tabii ki Suriyeli…

Diyeceksiniz ki nereden biliyorsun bunların Suriyeli olduğunu?..

Birisini kaldırdım, “Ezan okunuyor, camiler ibadethanedir” diye uyardım, “Anlamıyor ben Suriyeli” dedi yarım yamalak Türkçesi ile…

Namazdan sonra devaaaam, Sultanahmet’teyim…

Binlerce yıllık tarihe tanıklık eden Sultanahmet’te manzara felaket…

Havuzun etrafında çimlere uzanıp yatanlar, Avrupalı kısa etekli kadınları yatıp dikizleyenler…

Kim bunlar?..

Ağırlıklı olarak yine Suriyeliler…

Ülkelerinde yapamadıkları bütün pislikleri burada yapıyorlar…

Suriye’de savaş varmış, Türk askerleri orada onlar için ölüyormuş umurlarında değil…

Zaten sahillerde nargile içip keyif çatanları hepiniz biliyorsunuz…

İşte Cumhur’un Reisi’nin Yeni Türkiye’si bu galiba diyerek sinirle devam ettim yoluma….

Bir kafe gördüm, kafayı şöyle bir uzattım...

Keyifler gıcır...

Türkiye ve dünyada olanlar onların umurlarında bile değil...

Daha ilerde bir balık restoran...

Kalite yükseldi...

Şuh kadın sesleri ve kadeh tokuşturmalar...

"Devam Halis Güler devam, Yeni Türkiye'yi iyice tanı" dedim kendi kendime ve adımlarımı sıklaştırdım...

Eminönü’ndeyim…

Eyvah eyvah!..

Burası tam bitmiş…

Türkçe konuşan bulamazsınız…

Dilenenler, ayağına gelip sarılan Suriyeli çocuklar…

Çöp bidonlarının etrafını en az 5 çocukla mesken tutup duygu sömürüsü yapanlar…

Esnafın bazıları memnun, bazıları kızgın…

“Lanet olsun pis insanlar” diyen de var, “Onlar sayesinde iş yapıyoruz” diyen de…

Cumhur’un Reisi’nin Yeni Türkiye’sini bulamamıştım…

Yorgun argın eve döndüm…

Üçüncü gün yine yollardayım…

Kaldığım yerden aramaya devam...

Süleymaniye’nin alt tarafları yani Yeşildirek’teyim…

Gördüklerim tam bir felaket…

Yıkık dökük binalardan adeta fışkıran Suriyeli ve Afganistanlı mülteciler...

Çıplak ayaklı, burunları sümüklü, üstü başı yırtık çocuklar…

Acınacak durum, içim parça parça…

İMÇ Blokları’ndan Zeyrek’e tırmandım ağır ve yorgun adımlarla…

Mehmet Emin Tokadi Hazretleri’ne selam verip çıktım Molla Zeyrek Camii’ne…

Oradan şöyle bir baktım Süleymaniye’ye…

Fotoğrafladım o güzelim mabetleri…

Bir çay içip nefeslendikten sonra devam dedim devam…

Yeni Türkiye’yi bulmalıydım…

Sokaklarda, caddelerde her adımda sefalet görerek Fatih Camii’ne kadar yürüdüm…

Çarşamba semti hepinizin bildiği gibi…

Sarıklılar, cübbeliler…

Sanki başka bir ülkedeyim…

Hele caminin hemen çıkışındaki o meşhur alışveriş yeri sanki Suriye’de bir pazar…

Her tarafta Arapça yazılar...

Hangi yanıma baksam tabelalarda Türkçe yok...

"Yok canım Türkiye'deyim" dedim içimden... "Hem de Cumhur'un Reisi'nin dediği Yeni Türkiye'de…"

İyi de konuşanlar yabancı...

Kimisi Arapça, kimisi Kürtçe…

Her 10 adımda bir dilenci...

Özellikle de çocuklar ayaklarına yapışıyor...

Hele Suriyeliler!..

Fakir olanlarının durumu tam içler acısı... Sermişler altlarına bir karton, karı koca ve 5 çocuk caddede yatıyorlar…

Cami tuvaletlerinin olduğu yerde bir kadının isyanını duydum; “Gidin gidin görün Suriyelilere tuvaletlerde bile öncelik yapıldığını” diye…

Tabii kadınlar tuvaleti olduğu için gidemezdim ama bunu da duydu bu kulaklar...

İkindi namazı için Fatih Camii’ndeyim…

Burada da manzara Nuruosmaniye’dekinden farklı değil…

Yine sere serpe uzanmış yatıyorlar…

Şaşırmadım elbette…

Allah’a kulluk borcumu ödedim elimden geldiği kadar…

Çıktım, artık eve dönme zamanı…

Hayli de yorulmuştum…

At Pazarı’nda oturup bir çay içtikten sonra eve dönüüüüş…

Bu arada çaycı ile bir arkadaşının sohbetine kulak misafiri oldum…

-“Abi Suriyeliler sayesinde Aksaray esnafı bayağı kazanıyormuş…”

-”Zıkkım olsun onlardan gelen para… İstanbul’un içine ettiler. Fatih tamamen bitti. Erkekleri bir köşeye çekilip yatıyor, kadınları dileniyor 5 çocukla…”

İşte işin aslı bu…

Erkekleri yan gelip yatıyor, kadınları ise cami cami dolaşıp 4-5 çocukla dileniyorlar…

Akşam oldu, aradığım Yeni Türkiye’yi bulamamış bir vaziyette eve dönerken bir marketin önünde siyahlara bürünmüş genç bir kadın kucağında çocukla dileniyor…

"Suriyeli misin?" dedim…

Başını salladı "Evet" der gibi...

Çıkardım para verdim vermesine de biraz ilerde duvara oturmuş bir adam dikkatimi çekti…

Uzun süre takip ettim. Adam kadını kolluyordu. Fotoğrafları aşağıda...

Bu manzarayı camilerde özellikle cuma günleri görebilirsiniz…

Akşam oldu, kadın gelenden geçenden bayağı para topladı ve bir işaretle çekip gittiler…

İşte böyle değerli dostlar…

Evet, mülteci olmak elbette zor…

Allah kimsenin başına vermesin…

Erkeklerine bir halt olmamış…

Vatanlarını savunmadan kaçıp gelmişler…

Yaşıyorlar hem de paşalar gibi…

Ama ya kadınlar, ya çocuklar!..

Kadınlar garip, kadınlar kimsesiz, kadınlar tecavüze uğramış…

Kimileri hayatta kalabilmek için vücutlarını satıyor, kimisi düşmüş kendi vatandaşı namussuzların kucağına çalıştırılıyor hayat kadını olarak…

İnsan tacirleri işbaşında…

Umut vaat ederek kandırılmışlar, ellerindeki avuçlarındaki ne var ne yok almışlar…

Sonra da tecavüz edip atmışlar sokağa…

Kadınların o kucağındaki çocukların çoğu, tecavüz çocukları…

Evet evet yanlış okumadınız, o çocukların çoğu tecavüz çocukları…

Oooooffff offf!..

Dön Halis Güler dön eve…

Geldiğin gibi…

Otobüs, tramvay, metrobüs, minibüs…

Görüntü aynı….

İnsanlar mutsuz, insanlar bıkkın...

Hemen herkesin elinde telefon….

Ne kitap okuyan var, ne gazete...

Suratlar bir karış asık...

Herkes birbiriyle yakın temasta. Zaten akraba olmuşlar yanak yanağa yolculuk!..

Eve yorgun argın geldim...

Aradığım Yeni Türkiye'yi bulamamıştım...

Haberleri dinleyeyim bakalım benim göremediğim Yeni Türkiye'de neler varmış, neler yokmuş diye...

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun açıklaması; “İstanbul’da 1 milyon 69 bin mülteci var. Bunların 547 bini Suriyeli, 522 bini de ikametli, düzenli göçmen. Kayıt dışı olanlar 20 Ağustos'a kadar ülkeyi terketmeli. Tamamen kayıtsız Suriyeliler de var. Onları da kamplara göndereceğiz...”

Halk Suriyelilerden rahatsız…

Kamu kurum ve kuruluşları rahatsız…

Polis, zabıta, asker rahatsız…

Çoluk çocuk rahatsız…

Cumhur'un Reisi hariç 81 milyon rahatsız…

Ammaaaa gelin görün ki, kendileri de huzursuz olmasına rağmen tükürdüklerini yalamamak için "ensar" rolüne soyunuyorlar…

Az değil 5 - 6 milyon mülteci…

Irak, Suriye, Mısır, Filistin, Libya ve Yemen'de oynanan BOP endeksli bir tiyatro…

Müslüman kanı üzerinde oynanan bir orta oyun…

Türkiye'yi uçurumun kenarına sokan orta oyun…

İşimiz zor, kefereler etrafımızı kuşatmış durumda…

İşte böyle değerli dostlar;

Türkiye'nin aynası İstanbul'un manzarası böyle…

Türkiye de, İstanbul da Suriyelilerin işgali altında...

Ama gelin görün ki, televizyon ve gazetelerde size sunulan Yeni Türkiye manzarası çok farklı...

Ders alınır mı?..

Bilmem…

Hayırlı günler diler, vatandaş Halis Güler…

Selamlar, sevgiler...

YORUM EKLE