CiddiGazete- 18 Aralık 2022 Pazar akşamı tarihteki 22. Dünya Kupası finali oynanacak. Finalistleri ve kazananı henüz bilmiyoruz ama bildiğimiz bir şey var: Kupa, kendi memleketinin takımını çalıştıran bir hocanın ellerinde yükselecek. Her zaman olduğu gibi. İstisnasız...

KULÜPLER HERKESE AÇIK

Yerli- yabancı teknik direktör tartışması futbolun klişe dertlerinden biri. Genellikle liyakat ve nitelik yerine kaba milliyetçiliğe ve hatta yabancı düşmanlığına indirgendiğinden, tatsız ve sonuçsuz bir laf dalaşı olarak kalıyor. Üstelik üst düzey teknik direktörlerin rahatça yabancı dil konuşabildiği, ülkelerarası hareketliliğin böylesine arttığı bir dünyada uyruğunuzun önemi yok; en azından olmamalı gibi geliyor.

Kulüp futbolu da bu bakışı doğruluyor. Dünyanın henüz bu kadar küreselleşmediği, seyahatin ve yer değiştirmelerin bu denli yoğun ve kolay olmadığı zamanlarda bile Helenio Herrera, Béla Guttmann, Stefan Kovács, Ernst Happel gibi önemli teknik direktörler gurbete çıktı, sılaya kupalarla döndü. Örneğin 1961-1970 döneminde on Şampiyon Kulüpler Kupası’nın beşi yabancı hocaların ellerinde yükseldi. 1990’lardan bugüne Johan Cruyff, Raymond Goethals, Carlo Ancelotti, Jose Mourinho ve başka birçok isim yurtdışında tarih yazdı. Belli dönemlerde belli ülkelerden -Hollanda, Portekiz, İspanya, Almanya- hocalar, futbolun güncel paradigmasını en iyi kavrayan ülkeden oldukları gerekçesiyle her coğrafyada özellikle tercih edildi.

BÜYÜK ÜLKELERİN GÖZÜ HİÇBİR ZAMAN DIŞARIDA OLMADI

Lavrov'dan Esad - Erdoğan açıklaması Lavrov'dan Esad - Erdoğan açıklaması

Ancak milli takımlarda böyle bir şey hiç yaşanmadı. Enteresan bir katılık ve kesinlik hâkim: Bugüne kadar oynanan 21 Dünya Kupası'nın hepsini yerli hocalar kazandı. Hatta 1958’de İsveç'in başında bulunan İngiliz George Raynor ve 1978'de Hollanda'yı çalıştıran Avusturyalı Ernst Happel hariç, yabancı teknik direktörler turnuvada final görmedi. Kulüp futbolunda artık kimse pasaporta bakmazken milli takımlarda yerli teknik direktörün büyüsü bir şekilde devam ediyor. Katar 2022’de bu trend geçmişte yabancıları sık gördüğümüz Afrika, Asya ve Okyanusya'ya da yayılmış görünüyor.

Turnuvaya katılan 32 takımdan 23'ü yerli, 9'u yabancı hoca yönetiminde sahaya çıktı. Yabancıların başarısızlığı da dikkat çekiciydi: Sadece Paulo Bento, takımı Güney Kore'yle grup aşamasını geçmeyi başardı. Geri kalan sekizi ilk turda elendi. Tabii ki bunda zayıf takımlarla çalışmalarının etkisi büyük. Ama her şeyi açıklamıyor. İçlerinde Ekvador ve Suudi Arabistan -belki biraz da Kanada- nispeten fena iş çıkarmazken Katar, Meksika ve özellikle Belçika beklentilere oranla büyük hayal kırıklığı yarattı.

Yukarıdaki final ve şampiyonluk istatistiğinin de gösterdiği üzere, milli takımlarda yerli hoca tercihi yeni bir uygulama değil. Dünya Kupası'na en az beş kez katılan takımlar arasında Almanya, Brezilya, Uruguay, Sırbistan (+Yugoslavya ve Sırbistan-Karadağ), Çek Cumhuriyeti (+Çekoslovakya), Macaristan, Polonya, İskoçya, Avusturya, Romanya, Hırvatistan turnuvaya her gittiğinde başında yerli teknik direktör vardı. Dolayısıyla kupayı yerlilerin kazanmasının ana sebebi, özellikle iddialı ülkelerin başında zaten onların bulunuyor olması.

Bunun da akla yatkın veya kanıksanmış sebepleri var. Dil ve kültür bariyeri alçalsa da ortadan kalkmış değil. Özellikle milli takımlarda hâlâ "ülke için oynama" fikri canlı tutulmaya çalışıldığı için oyuncu grubuyla benzer hisleri yaşayan bir hocanın ekstra yarar getireceği düşünülüyor. Güçlü futbol ülkeleri için işin gövde gösterisi boyutu da önemli. Fransa, İngiltere, Brezilya, Almanya, Arjantin, Hollanda gibi bir ekolseniz, futbol denen sanatın erbabı olduğunuzu hocanızla da cümle aleme göstermek istiyorsunuz.

KÜÇÜKLER DE İÇE KAPANIYOR

O güce sahip olmayan görece küçük futbol ülkeleri, dil ve kültür bariyerine rağmen geçmişte yabancılara daha fazla meylediyordu; ancak onlarda da rüzgar tersine dönmüş görünüyor. Temel sebeplerinden biri, bilgiye erişimin kolaylaşması. Eskiden ustalık ve bilgi çok kıymetli, öyle her yerde bulunuvermeyen, herhangi bir alandaki ileri uluslara ve o ulusun mensuplarına özgü kabul edilen bir şeydi. Artık değil. Elbette bilgi hâlâ çok önemli ama iyi bir araştırma ve çalışmayla dünyanın en iyi hocalarıyla aynı, en azından benzer "kuru bilgiye" sahip olmak mümkün.

Bazıları da ithalat aşamasını geçtiğini düşünüyor. Futbolun taşrasında yer alıp Dünya Kupası'na düzenli katılan birçok ulus tesisleşme ve profesyonelleşme sürecini tamamladı. Bundan otuz yıl önce, örneğin Japonya'da yol yordam öğrenmek için Zico ve Arsene Wenger gibi figürlerin rehberliğine daha çok ihtiyaç vardı. O yapı bir kez kurulduktan sonra milli takımda yabancı ustalığına, dış kaynak kullanımına ihtiyaç nispeten azaldı. Takımı daha iyi anlayacak, yerel zihniyete hakim yerlilere dönüş başladı. Örneğin Dünya Kupası'na sekizinci kez katılarak turnuvada saygıdeğer bir yer edinen Kamerun'un başında ilk kez bir yerli hoca var. Fas'la şu mucizeler yaratan Walid Regragui de ülkenin Dünya Kupaları tarihindeki ikinci yerlisi. Bilgiye erişim ve yeterli emeği ortaya koymak, ülkenin kültürel kodlarına hakimiyetle birleşince, özellikle "küçük ülkeler" için daha uygun bir formül ortaya çıkarıyor olabilir.

Bir diğer unsur ise futbolculuk kariyerini Avrupa'da geçiren Afrikalı ve Asyalıların teknik direktörlük çağına gelmiş olması. Bu isimler şu anda en ileri futbolun oynandığı Avrupa'yı ilk elden biliyor. Kamerun teknik direktörü Rigobert Song'un oyunculuk kariyeri Fransa, İngiltere, Türkiye gibi ülkelerde geçti. Aynı şey Senegal'in başındaki Aliou Cisse için de geçerli. Hatta eski sömürgelerden olan isimlerin birçoğu zaten Fransa, İngiltere, Portekiz, Hollanda doğumlu. Bu yüzden yerlilerin birçoğu aslında kelimenin gerçek anlamıyla "yerli" değil. O ülkenin vatandaşı. Bir ayağının Batı'da olması sebebiyle kendi memleketindeki metodoloji açığını kapatacağı inancıyla göreve geliyor. Benzer şekilde, Avrupa’da oynayan oyuncu bolluğunun yerli hocaların güncel oyuna dair eksikliğini kapatarak onlara bir alan açtığını da düşünmek olası.

DEGLOBALİZASYON

Yine de bir kapalılıktan bahsetmek mümkün. Saha dışı sebeplerin de -abartılmaması gereken- bir etkisi olabilir. "Vatan için" söylemi özellikle geri kalmış ülkelerde hâlâ belli ölçüde büyüsünü koruyor. Milli takımlar ülkenin temsilcisi olarak görüldüğünden, "milli görevi" yurtdışından birine emanet etmek bir nevi yeniklik duygusu yaratıyor. "Bir tane adam çıkaramadık mı?" kimsenin cevaplamak istemediği bir soru ve genellikle yerli hocanın o görevi hak edip etmediği sorusuna baskın çıkıyor. Milliyetçiliğin kuvvetli olduğu bir ülkede, gücünüzü yedi düvele ilan edecek bir ordunun başına yabancı komutan getirmek biraz tuhaf kaçıyor. Çağın deglobalizasyon (küreselleşmenin tersine dönüşü), yükselen milliyetçilik, yabancı düşmanlığı gibi trendleri de faktörler arasında sayılabilir. Özellikle popülist rejimlerin başta olduğu memleketlerde, millilik söylemini yerli bir hocayla yaymak daha kullanışlı olabiliyor.

Elbette aksi örnekler de var. Mesela Türkiye. Türkiye'de kulüp takımları günden güne yerlilerin hakimiyetine girerken milli takımın başında yabancı teknik direktörlere sık rastlanıyor. Birçok ülkede olduğu gibi burada da milli takımda yabancı hocalar genellikle yarışmacı değil kurucu hoca olarak görülüyor ancak hemen hiçbir zaman kamuoyunu tatmin edemiyor.

Teknik direktör perspektifinden de bakmak lazım. Milli takımlar kulüp futbolunun gerisine düşeli çok oluyor. Uluslararası seviyedeki en nitelikli hocalar artık milli takımlara ya tenezzül etmiyor, ya da Louis Van Gaal örneğinde olduğu gibi bir nevi emeklilik döneminin yarı zamanlı işi olarak bakıyor. Kendinizi kanıtlamak için milli takımı seçmenin pek anlamı kalmadı.

LATİNLERİN DEĞİŞMESİ GEREKEBİLİR

Sonuçta yerli hocaların ağırlığı tartışmasız bir gerçek olarak önümüzde duruyor. Ancak bu, söz konusu eğilimin her ülke için doğru olduğu anlamına gelmiyor. Kısa süreli turnuvalarda başarının önemli olduğu milli takım futbolunda, psikolojik artıları olan yerli hocalar görece zayıf takımlarda belli bir sıçrama sağlayabilirken, en tepede işler tam olarak öyle yürümüyor.

Bunun en iyi örneği Latin Amerika'nın devleri Arjantin, Brezilya ve kısmen Uruguay. 1930-2002 arasında oynanan 17 Dünya Kupası'nın dokuzunu bu Latin ülkeleri kazanmıştı. Ancak son dört kupasının tamamı Avrupa'ya gitti. Üstelik 2014'teki Arjantin hariç final göremediler. Her turnuvaya favori ve iddialı olarak geldiler, başlarında yerli hocalar vardı ve her seferinde Avrupalıların organizasyon ve taktik becerisi karşısındaki yetersizlikleri açıkça görüldü. Ancak bilmediklerini, ya da en azından güncel oyuna yetişemediklerini kabul etme konusunda pek istekli davranmadılar.

Duvar'dan Suat Başar Çağlan'ın yazısına göre; bu trendin devam edeceğini, bundan sonra Latin Amerika ülkelerinin kazanma oranının "dört-beş turnuvada bir" seviyesine ineceğini düşünüyorum. Ama devam eden kupa özelinde ne olacağı belirsiz. Brezilya yakaladığı havayla, Arjantin ise Messi ile bu kötü seriyi bozmaya çalışacak. Ama ister onlar, ister Avrupalı rakipleri, ister Fas zafere yürüsün, kupayı yine bir yerli hoca kaldırmış olacak...